Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın dediği gibi, “Hudutlarımızı korumak, milli bir görevdir”. Bu sözün altına imza atmayacak bir Türk evladı yok. Ancak durum sayın Akar’ın anlattığı gibi değil maalesef. Rakamlar, milli hudutlarımızı yeterince koruyamadığımızı, sınır ihlallerine engel olamadığımızı gösteriyor.

2017’de 45 bin,

2018’de 100 bin,

2019’da 201 bin,

2020’de 50 bin düzensiz Afgan göçmen yakalanmış.

2020’de 19.368; 2021’de ise 21.473 göçmenin hudutlarımızdan kaçak olarak içeri girdiği belirtiliyor. Bu yıl da nisan ayı itibariyle yakalanan kaçak Afgan göçmen sayısının ise 8.500 kişi olduğu söyleniyor.

Bu rakamlara göre toplamda yaklaşık 400 bin Afgan göçmenin ülkemizde yakalandığı anlaşılıyor. Bir başka anlaşılan gerçek ise 400 bin yabancı İran sınırımızdaki tüm duvarları, termal kameraları aşıp, jandarmaya, kolluk güçlerine görünmeden sınır ihlali yaparak kaçak şekilde ülkemize giriş yapmıştır.

Özellikle yüksek duvarlara, 10 km çapında çevreyi gözetleyen hareketlere duyarlı termal kameralara ve çukurlara rağmen İran sınırımızdan sürekli kaçak geçişler olmasını anlayabilmiş değilim. Diyelim ki kaçak göçmen sınır duvarını açtı, Jandarma görmüyor mu? Diyelim Jandarma görmedi, ikinci saftaki özel tim görmüyor mu? Diyelim ki bu safha da geçildi, kolluk kuvvetler ne yapıyor? Sınır duvarı da dahil dörtlü engellemelere rağmen binlerce insan kaçak olarak ülkemize gelebiliyorlarsa, “hudutlarımızı koruyamıyoruz” demektir veya bizim anlamadığımız başka bir film sahneleniyor…

İnsan sormadan duramıyor: Kaçak geçişlere göz mü yumuluyor?

Eğer göz yumulmuyorsa, ki, hudutlarımızı korumak milli bir görevdir; peki o zaman bu kadar kaçak göçmen hudutlarımızı nasıl aşabiliyor?

Kaçak göçmen sayısı, milli hudutlarımızı gerektiği gibi koruyamadığımızı gösteriyor. Eğer bu kadar kaçak göçmen sınır ihlali yapabiliyorsa, profesyonel teröristler, uyuşturucu sevkiyatı yapanlar, silah kaçakçıları da kolay bir şekilde sınırlarımızdan içeri girebilir demektir ki, bu ülkemizin güvenliği açısından son derece önemli bir tehdittir.

TÜRKLER, İSTANBUL’DAN KOVULAMAZ

İstanbul’un yabancı göçmenlere, sığınmacılara kapatılması veya bunlarla ilgili işlem yapılmaması kararının gözden geçirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Konuyla ilgili bu ülkenin en köklü soydaş/göçmen STK’ların yer aldığı Avrasya Federasyonu gibi kurumlar ile, UNHCR ile mutlaka istişare içinde yeni göç/göçmen politikası oluşturulmalı; ikamet, uluslararası koruma ve istisnai vatandaşlıklar yeniden gözden geçirilmelidir. İlgili soydaş göçmenlerin kurduğu STK’larımız, ikamet ve istisnai vatandaşlık konusunda gerekli duyarlılığı göstermeliler ve kararlılık sergilemelidirler.

·         Öncelikle İstanbul’da var olduğu söylenen 500 bin Suriyeli sığınmacı sayısı işyeri sahipleri, öğrenciler, doktor, mühendis gibi meslek grubuna mensup kişiler haricinde yarı yarıya azaltılmalı, en az 250 bin Suriyelinin ya ülkelerine ya da başka şehirlerde ikamet edilmeleri sağlanmalıdır.

·         Afganistan uyruklu tüm Tacik ve Peştun etnik kökenli kaçakların ülkelerine geri dönmeleri; bekar gençlerin ise Anadolu kentlerinde ikamet etmeleri sağlanmalıdır.

·         Ailelerin parçalanmasına neden olunmamalı; yakınları daha önce ikamet sahibi veya TC vatandaşı olanların yakınlarının yanında kalmaları sağlanmalıdır.

·         İstanbul’da ikamet işlemleri yabancı sığınmacılara kapatılma kararını doğru buluyorum ancak Türk soylu göçmenlerin, 2020’de insani ikamet için başvuran 4950 soydaşımızın, yakınları TC vatandaşı olanların veya uzun dönem ikamet sahibi olanların bu yasağın dışında tutulması gerektiğine inanıyorum.

TÜRK, KARDEŞİNDEN RAHATSIZ OLMAZ

Ayrıca şu hususu da paylaşmak gerekir:

İstanbul, İzmir halkı yabancı sığınmacılardan rahatsızdır…

İstanbul, İzmir halkı yerel kıyafet ile dolaşanlardan rahatsızdır…

İstanbul, İzmir halkı, Suriyeli Arap mülteciden rahatsızdır…

İstanbul, İzmir halkı, Uyuşturucu pazarlayan Afrikalıdan rahatsızdır…

İstanbul, İzmir halkı, Afganistanlı bekar Peştun gençlerden rahatsızdır…

İstanbul, İzmir halkı, sokakta el ele tutuşarak dolaşan, kumar oynayan Afgan gençlerden rahatsızdır.

Türkiye’deki bir Türk’ün Hazara’dan, Özbek, Kırgız ve Türkmen kardeşinden rahatsız olması mümkün değildir.

İstanbul’u fetheden ejdatların mirasçısı soydaşlarımıza “yabancı muamelesi” yapılmasının kabul edilemez bir hata olur kanaatindeyim.

İstanbul, İzmir, Bursa ve Ankara’daki yüzbinlerce Suriyeli Arap dindaşımızı onurlu bir şekilde savaşın yaşanmadığı sınırın öte tarafındaki evlerine gönderdiğimizde zaten sıkıntı da kalmayacaktır…