Anadolu Türkleri Bulgaristan’a daha yüksek bir kültür ve medeniyetin temsilcileri olarak geldiler. Evlad-ı Fatihanlar Akıncı atalarımız bu güzelim toprakları fethederek kendilerine yurt edinmişlerdi.

Kalıcı ve ebedi niyetleri Bulgaristan’da düşen yoğun yağışların çok köprüler, yolları, pek çok evi götürdüğü, ama aynı zamanda daha XIV. yüzyıllarda, Osmanlı döneminde inşa edilen köprülerin, kervan sarayların, hamamların, cami ve medreselerin zarar görmeden dimdik ayakta kaldığı dikkate alınırsa, Türklerin sabit, kalıcı niyetli ve devamlı yerleşim yerleri, ibadethaneler, ticaret ve konaklama makamları sıhhiye merkezleri kurduğu gün gibi ortada olup dünya mimari örnekleridir.

Kemer taşları, temelleri kurşun üzerine oturtulan Meriç ırmağının iki yakasını bağlayan Mustafa Paşa (Svilengrad) şehrinde vızır vızır işleyen “Meriç Köprüsü” bu yüceliğin parlak örneklerinden sadece biridir. Vidin’de Tuna ırmağı kıyısının muhteşemlik simgesi Pazvantoğulu kalesi, künyesi, cami konak binaları, Balkanların tek çivisiz yapılan “Yedi kızlar” camisi. Sofya’da halen devlet tarafından Tarih ve Arkeolojik Müzesi olarak kullanılan “Büyük Cami”, yine Kırca Ali’de “Türk Medresesi”, Karlovo şehir merkezindeki yüksek mimarlık şaheseri 500 yıllık “Kurşun Cami”, Şumnu’da “Tombul cami”, Kırcı Ali’nin mezar taşında 1434 yılı gösterdiği ve Eğridere ilçesinde bulunan 502.yılına kavuşan “Şeytan köprüsü”, Filibe’de “Muradiye” ve “İmaret” camileri, StraraZagora- Eski Zara şehrindeki Eski “Hamza Bey” Camisi ve daha pek çokları bazıları halen kapıları açık ve bütün heybetiyle ayaktalar. Birçok tarihi eserlerimizi devlet geri vermemiş olsa da bizler bunların peşini bırakmayacağız ve alana kadar devam edeceğiz.

Bu bakıma Balkanların diğer yerlerinde olduğu gibi, Bulgaristan’ın dört bir yanındaki İslam Yüksek Mimarisi’ne ait gökleri selamlayan tarih eserleri günümüz Bulgar ve Hıristiyan mimarisinden kat kat üstün olan yüksek mimari özelliklerini yaşatıyor.

Bulgaristan başkentin Sofya’nın en önemli kiliseleri eski Osmanlı cami yapılarında kısmı mimari değişiklikler yapılarak kilise haline getirilmiş ve halen kullanılmaktadır.

Bunlardan biri de Sofya “Grafİgnatiev ” sokağındaki “Kara Cami”dir.

Bu yüksek İslami mimari eserin halen Kilise olarak kullanılmasına hoşgörüyle bakan Baş Müftülüğümüz, karşılıklı hoşgörü varlığını sürdüren kültürel mirasımızın çağımıza ayak uydurma çabaları içinde bulunuyor.

Öte yandan, birçok tarihi eserin cami özellikleri yok edilse de, yine ülkemizde örneğin Karadeniz’in Balçik sahil incisinde aynı tarihi ibadet binasında çan kulesi ile minareli şerefenin aynı çatının iki ucunda yükseldiği emsalsiz semboller de görebiliyoruz.

Burada cami kısmını bakımsız olsa da, kapısını kapatsalar da minaremiz ben buradayım diye buraya gelene gidene herkese sesleniyor.

Yılların geçmesiyle insanlarımız Vatan topraklarını bırakıp gitmemişler, Ata Vatanı hiçbir yerle değiştirmemişlerdir.

Bu bakıma insanımızın gücü hiçbir zaman sona ermediği gibi, olaylar kaderin karanlığına terk edilmemiştir.

Ne yazık ki, Bulgar devleti Bulgaristan Türkleri her zaman “öteki” olarak gördüğü yetmezmiş gibi, kuruluşundan günümüze kadar hep bizden kurtulma yolları aranmıştır.

Bulgaristan Türkleri hep baskı ve eziyet görmüş olsalar da, 1984 Aralığı ile 1989 Mayısı hariç ülkemizde Türk ve Müslümanların üzerine askeri birlikler, ordu, baretler, jandarma yani devlet gücünü zavallı halkımızın üzerine sürmüşlerdir.

Daha Rus–Türk Savaşı yıllarında bile, sivil köylülere ve halka saldırılar devletin eliyle hep haydutların, çapulcuların ve soygun çeteler üzerlerine sürülmüştür.

Bu yüzdendir ki, biz totaliter rejimden söz ederken ordunun eşit haklı Türk vatandaşların üzerine, onların Anayasal haklarını, doğal haklarını ve insan haklarını hiçe sayarak, kimliklerini çiğneyerek üzerlerinden geçmesinden söz ettik.

Bu gerçek, yeni Bulgar tarihinin kendi vatandaşlarına karşı işlediği bir vahşet bir soykırımdır. Totaliter Bulgar rejiminin başı olan katil soykırımcı T. Jivkov ırk ayrımında derman aradı, insan kardeşliğini rafa kaldırdı, hoşgörüye kucak açanları tutuklattı ya da ülkeden kovdu.

Sosyalizmin özünde yer alması gerekli olan insan birlikteliğini yani enternasyonalizmi çiğnedi. İnsan haklarının eşitliğine dayanması gerek sosyalist düzeni faşizan bir yapılanmayla değiştirdi.

Halkımıza, azınlıklara zulüm etti. Azınlıkların farklı özelliklerine tahammülsüz davrandı. Hiç bir diktatörün ebediyen ayakta kalamadığı gibi o da 10 Kasım 1989’da devrildi.

Alaşağı edilen Jivkov bir daha başkaldırmamak üzere tarihin derinliklerine gömüldü.

Bulgaristan Türk ve Müslümanlarının da baş koyduğu bu kutsal davada Mayıs 1989 Ayaklanması çok önemli bir rol oynadı. Türkler, demokrasi, adalet ve özgürlük davasında Bulgarlardan çok daha önce uyandı, birleşti ve ayaklandı. Ülkedeki tüm diğer sosyal gruplardan çok ileri geçti, başı çeken duruma geldi. Bulgar toplumunu devrimci dönüşümlere zorladı.

Direniş yollarını ararken hep süründük.

Diplomatik oyunlara, yetersizliğe, komplo ve kışkırtmalarla kurban olduk.

Son yüzyılda hiçbir türlü huzur ve güven bulamayan Bulgaristan Türkleri için Türkiye’ye göç adeta bir tutku (Sönmeyen bir özlem) haline getirildi. Bu, insanımızın bilinçaltına büyük bir ustalıkla yerleştirildi.

Öyle ki, Moskova’nın emriyle çalışan Bulgar makamları Bulgaristan’da yaşayan Türklerin başka bir dünyaya ait olduğunu, öz Vatanlarının başkalarına ait olduğunu ve bu toprakları boşaltmaları gerektiğini hepimizin bilinçaltında işlerken paraya para, zamana zaman demediler, sürekli çalıştılar. Amaçları öz duyumlamamızı değiştirmek ve bilincimize ve belleğimize başka bir dünyaya ait olduğumuzu sıkıştırmaktı.

Göçler bu hileliğin, küstahlığın ve zorlamanın sonucudur.

Bunları 1934’ten sonra hep içimizdeki hainlerle yaptılar.

1934 yılında Bulgarların atadığı Baş müftü ile Bulgaristan Türkleri arasına sokulmuştu. İlk işi de Türkiye Türkçesini bırakıp eski Osmanlı diline dönme kavgası ile başlattı. İşte bu günden sonra Türkler arasında ikircimlik ve kuşku yaratan politikalar günümüze kadar devam etmektedir.

Biz sadece 1985- 1990 arası zikzaklarına kısaca bir göz atalım:

Nisan 1985 tarihinde, Bulgaristan Parlamentosu Başkanı olan StankoTodorov şu beyanda bulunmuştu: “Göç olabilir, ancak Türk halkının göçü ülkenin bir bölgesinden, diğer bölgelerine olacaktır.”

O da şu demek oluyor: 1950’li yıllarda Pomak kardeşlerimize uygulanan yöntem daha sonra da Türklere uygulanacaktır. Bu politika gerçekten de uygulanmaya kondu. 1986 yılında yerlerinden edilenlerin resmi sayısı 2 000’e ulaşmıştı. Bunlar sürgün edilen ailelerdi.

Ne var ki, olaylar perde ardında çizilen yol haritasında belirlendiği gibi gelişmedi.

BKP MK Politik Büro üyelerinden PençoKubadinski bu konudaki görüşlerini şöyle açıklamıştı: “Bulgaristan, Türk meselesine gebedir”. Rahminde 1 600 000 (bir milyon altı yüz bin) Türk, Pomak taşımaktadır. Bu da ülke nüfusunun % 20’sini oluşturmaktadır. Türkler bir yana, Bulgar milleti bile “yeniden doğuş” adındaki politikaları kabul etmiyor. Kanaatime göre, 900 000 Türk’ten 600 000 hemen göç edecektir. “Bu halkın göç etmesine müsaade edilsin” diye teklif sunuyordu. Fakat Politik Büro üyelerinden birçoğu bu önerileri kabul etmiyorlardı. Örneğin AleksandırLilov isimlerinde değiştirilmesine karşı olduğundan dolayı BKP MK Politik Bürosundan uzaklaştırılmıştı. Mayıs 1989 olayları, “asimilasyon” politikasını suya düşüren Politik Ayaklanma niteliği taşıdı. Bu tutum ve durum karşısında Sofya hükümeti yeni bir göç formülü aramaya başladı.

Bu formül şudur: “Bulgaristan Türklerine göç izni verilsin, fakat Türkiye ile bir göç antlaşması imzalanmasın ve resmiyette göç hakkında konuşulmasın”.

Onların görüşüne göre, aksi halde Bulgaristan’da bir Türk azınlığı olduğu kabul edilmiş olacaktı. Bu politika bugün de devam ediyor.

Bulgaristan’da bir Türk azınlığı, İslam dinine bağlı bir Türk, Pomak ve Roman-Millet azınlığı yaşadığı resmen kabul edilmiyor. Oysa ülkede 1300’ün üzerinde sadece cami var. Bunlardan hiç bahseden yok. Mezarlıklarımızın çoğu yok oldu, hatta bu günkü Bulgar Parlamento binası Türk-Müslüman Mezarlığı üzerindedir, bundan bahseden ne Türk nede Bulgar var.

Türk direnişçilerin açlık grevlerinin yoğunlaştığı 9 Mayıs 1989 tarihinde Bulgar parlamentosu “Sınır Ötesi Pasaport Kanunu”nu kabul etmek zorunda kaldı.

Bu yasanın 1. Maddesine göre, Bulgaristan vatandaşlarına, ülke dışına çıkıp geçici veya sürekli olarak başka bir devlette kalma hakkı tanındı. Böylece Türkiye’ye 500 000 Bulgaristan Türkü aktı ve bunlardan 130 000 civarında geri döndü ve bazıları ekonomik nedenlerle daha sonra yine Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldılar.

Aslında Göç Kanunu’nun yürürlüğe girme tarihi 01 Eylül 1989’dur.

Ne var ki, protesto mitingleri kontrol edilemez bir hal alınca, Türklerin derhal ülkeyi terk etmesi kararı alındı. Soykırımcı TodorJivkov 29 Mayıs 1989’da Sofya TV’sine çıkarak şöyle dedi:

“Bulgaristan Müslümanlarına istedikleri ülkeye gitmelerine imkân veriliyor.” Ayrıca Türkiye hükümetine dönerek, “Bulgaristan Müslümanlarına sınırlarınızı açın, isteyenler geçici olarak, isteyenler sürekli orada kalabilirler.” dedi.

Bulgaristan Türklerinin Mayıs 1989 İsyanı totaliter rejimi böyle geriletti ve yıktı. Bugün soydaşlarımızın Bulgaristan, Avrupa ya da Türkiye’de yaşamaları hiç önemli değildir, onların nefes alması Bulgaristan politikasını arzu edilen şekilde etkilemeye yeterlidir.

Bütün bu olaylar Bulgaristan Türklerinin bilinçaltını değiştiremedi.

Türk kimliğimiz korundu ve daha da gelişti ve güçlendi. Bulgarların Türkleri yok sayarak yaşayabilmesi artık tamamen imkânsız oldu. Biz bugün Bulgaristan’ı yeni demokratik değişikliklere mayalamaya çalışırken, sizi susmaya ve beklemeye davet etmiyoruz.

Her şeye hazır olmak, yalnız o günü beklemek değildir.

Bizler her gün her şeye hazırlanmak gerekir. Halkımız yeni günlere manevi köprülerini hazır tutarak hazırlanıyor. En önemli köprümüz dil, kültür, inanç ve tarih birliğimizdir.

12 Kasım 2021 Bulgaristan Cumhurbaşkanı ve Parlamento Seçimleri.

12 Kasım 2021 günü Bulgar Parlamento seçimlerinde Bulgaristan’da dengeler yeniden değişti. Bulgaristan ABD yönetimine doğru yöneldi. Başbakan ABD’nin okuttu kişi oldu. Aslında Bulgaristan’da çift vatandaşlar vekil bile olamıyor amma bu Başbakan oldu. Burada anayasa falan sadece formalitedendir buna aklınız ermez. Bu Bulgaristan için ve orada yaşayan halklara pek hayır getirecek gibi görünmüyor.