Duymuyorum, görmüyorum, konuşmuyorum! Her yer karanlık, dünya sanki kapalı cezaevi. Aklına tapan, hevâsının peşinde koşan, zevkleriyle uyutulan, şehvet içinde kaybolan. İnsanlık yalnızlaşmakta, bencilleşmekte, nefret, kin ve öfke artmakta. Depresif insanlar evlenmemekte, devamlılığı olan bir işe girmemekte, gününü kurtarma derdinde.

İçler acısı durumu gören, duyan, konuşan, seven ve acıyan biri olarak duyarsız kalamıyorum. Ruhum sıkışıyor. Allah’a ve hesap gününde hesaba çekileceğime olan inancım beni yerimde durdurmuyor. Gün olmuyor ki, yaşanan acı dolu bir hayata şahit olmayayım ya da duymayayım.

Elimden bir şeylerin gelmiyor. Şuayb (a.s.) gibi;“...Ben sadece gücüm ölçüsünde barış ve iyilikten başka bir şey istemiyorum. Başarım ancak Allah’ın desteği iledir. Yalnız O’na güvendim, yalnızca O’na yöneliyorum.” (Hud 88)

Güçlülüğünün doruğunda 35 yaşlarında Nebimizin Hira Mağarasına çekildiğini okuyor, düşüncelere dalıyorum. Tabiri caiz ise işinin tıkırında olduğu; eşinin, işinin, aşının iyi olduğu, toplumunun gözdesi, hizmetinde bulunan insanlar varken, yalnızlığı tercih etmesinin nedenini merak ediyorum.

Küçücük mağaraya ne diye çekildi?

Neden toplumdan uzaklaştı?

Kime kızdı? 

Kim ne demiş ki insanlardan çekilip yalnızlığı tercih etti?

Sevilen, en güvenilen biriyken ne derdi vardı?

İnsanlar ona “El-Emin” demişken, hangi sebep ona yalnızlığı tercih ettirdi?

Ömrümün büyük bir kısmı gurbet diyarı Almanya topraklarında, mesleğimin getirisi olarak da nice acılara şahitlik ederek geçti. Bu gözler neler gördü, bu kulaklar neler duydu. Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı? Tartışılır… Ama gezmeyi seven bu kulunu, Rabbi çok gezdirdi. Hz. Ömer’in dediği gibi “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.” söylemine şahit oldurdu.

Yaşadığı gibi inanan toplumun bir ferdi olan Allah Resulü, toplumunun çıkmazına çare bulma sevdası ile yalnızlığı seçmiş ve Hira’ya çekilmişti. Bu yalnızlık güvenilir olan Hz. Muhammed’i (a.s.) âlemlerin yegâne sahibine yaklaştırmış, ilk vahiy “Oku!” ile karşılaştırmıştı. Allah Resulü kâinatı, kendini, yaşanan haksızlıkları, vahyolunan kitabı okuyacaktı.

Bu okumanın ardından “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed O’nun kulu ve Resulüdür” denmesi emredildi. Bu emir, vahyi tebliğ etmesi gereğini doğurdu: “Kalk ve uyar!”

Bu uyarı ise Mekkeli müşriklerin puta tapanların bütün ezberleri bozdu. İnanç olarak bildikleri bütün doğruların yanlış olduğunu, yıllardır gittikleri yolun çıkmaz yol olduğunu kabullenmek elbette kolay değildi.

Allah Resulü Mekke putperestlerine tuttukları dalın çürük olduğunu söylemişti. Tahtlarının sarsıldığını fark eden Mekke liderlerinin teklifi hazırdı: Liderlik, Mekke’nin en güzel kadınları ve servet... Cevap: “Beni yaradan kudrete yemin ederim ki; sağ elime güneşi, sol elime ayı koysalar ben bu hak davadan vazgeçemem.”

Bugünün depresif ve kaygılı insanlar olarak bizlerin böylesi temiz yüreklere; okuyan, yaşayan ve yaşatma gayreti içinde olan yüce gönüllere ne kadar çok ihtiyacımız var. Düşünce yapısı nasıl olursa olsun fark etmez. Bizler; açık hava tımarhanesine dönen bu dünyayı beraber kullanıyoruz. İdeolojilerinin peşinde koşan onca insanlık mutlu değil.

Vicdanlarının öldürüldüğü toplumun zavallı çocukları olan bizler, bu zavallılığı ve zilleti kaldırmak zorundayız. Bu gidişata “Dur!” demeli, tıpkı Allah Resulleri gibi yüce Yaratana sığınarak Rahman olana tevekkül etmeliyiz. Allah’tan yardım beklerken sorumluluğumuzun farkındalığı ile gerekeni yapmalıyız. Aksi taktirde Resulünün şu dehşet hatırlatması ile karşı karşıya kalırız;

“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, ya iyilikleri emreder kötülüklerden nehye dersiniz ya da Allah kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azap gönderir. Sonra Allah’a yalvarıp dua edersiniz ama, duanız kabul edilmez.” 

Kur’an-ı Kerim’i yaşam kılavuzu olarak kabul ediyorsak, içinde bulunduğumuz topluma en güzel çareyi sunup iç dünyamızda değişim yaparız. Eylem haline getirirsek ancak azaptan kurtulur dualarımızın kabulüne şahit olabiliriz...

VES-SELAM