Düzensiz göç; bir ülkeye yasadışı giriş yapmak, bir ülkede yasadışı şekilde kalmak veya yasal yollarla girip yasal süresi içerisinde çıkmamak anlamına gelmektedir. Düzensiz göç hedef, transit ve kaynak ülkeler açısından ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken bir konudur. Düzensiz göç; hedef ülkeler için ülkelerine yasadışı yollardan gelen veya yasal yollarla gelip yasal çıkış süreleri içerisinde çıkmayan kişileri kapsarken; kaynak ülke için ülkesini terk ederken gerekli prosedürlere uymayarak ülke sınırlarını geçen kişileri içerir. Transit ülkeler içinse; kaynak ülkelerden hedef ülkeye ulaşmak için yasal ya da yasal olmayan yollarla ülkeye girip bu ülkeyi bir geçiş ülkesi olarak kullanıp ülke sınırını terk eden kişilerdir.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin (UNHCR) "Küresel Trendler 2020 Raporu"na göre, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınına rağmen 2020'de savaşlardan, şiddetten ve zulümlerden kaçan insanların sayısı 82 milyonu aştı. Suriyeli mültecilerin ardından son olarak Afganistan’ da iç karışıklık nedeniyle zorunlu göç sürecinin arttığı sığınmacı veya mülteci olarak ülkelerinden kaçarak başka ülkelere gidenlerle birlikte daha yüksek bir rakama ulaştığı aşikârdır.

2020 yılı nüfus sayımına göre Afganistan nüfusu tahmini otuz dokuz milyondur. Ülkede oluşan iç karışıklık ve kaos süreci ardından zorunlu göç edenlerin sayısı merak edilen bir konudur. Kendi evlerinden, kendi yurtlarından, kendi işlerinden, kendi güçlerinden kaçarak başka ülkelere gidenlerin dağılan aileleri, eşleri çocukları Birleşmiş Milletler tarafından insan hakları ihlali olarak kabul edilip acil bir şekilde incelenmelidir. Türkiye; Asya, Avrupa ve Afrika Kıtalarının kesişim noktasında olması, politik ve ekonomik açıdan gelişmemiş devletlerle zengin Batı ülkelerinin arasında bir köprü niteliğinde bulunması itibariyle düzensiz göçmenler tarafından transit güzergâh olarak kullanılmak isteniyordu.

Şu an, ülkemizin bölgesinde yükselen güç olması üçüncü ülke vatandaşlarının Türkiye’yi transit ülke konumundan çıkarıp hedef ülke konumuna taşımıştır. Bunlarla birlikte Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlarda yıllardır süregelen çalkantılar Türkiye’ye kitlesel akınlara yol açmış, tarihsel bağları ve sorumluluk anlayışıyla ülkemiz zor durumda bulunan bu sığınmacılara kucak açmıştır. 1980’lerden sonra Türkiye; sadece göç veren bir ülke değil göç alan bir ülke konumuna geçmiştir. Küreselleşmenin getirdiği iletişim ve seyahat özgürlüğü tüm dünyada göç hareketliliğinde artışa sebebiyet vermiş Türkiye de bu küreselleşme sürecinden derinden etkilenmiştir.

Ülkemiz üç kıtanın birleştiği, beş kıtanın buluştuğu coğrafi açıdan stratejik bir noktaya sahiptir. Son zamanlarda ülkelerde yaşanan iç karışıklık ve kaos süreci ardından aşırı bir zorunlu göç sürecinin yaşandığı ve kontrol stratejisi açısından önem teşkil eden süreçlerin gerekliliği her gün biraz daha artmaktadır.Batılı ülkelerin zorunlu göç sürecine çekimser yaklaştığı, daha çok varlıklı, bürokraside etkin görev yürüten, teknik veya bilim alanında uzman kimliği kazanmış kişileri nitelikli vatandaş ayrımı yaparak ülkesine kabul ettiği bilinmektedir. Bu tür ayrım odaklı bir yaklaşım kabul edilemez bir durumdur.

Birleşmiş Milletlerin zorunlu göç süreci için kapsayıcı ve çözüm odaklı bir yol haritasının oluşması için adım atmalıyız. Hem maddi hem manevi açıdan iyileştirilme çalışmaları için öncelikle batılı ülkeler ve tüm dünya devletlerinin Birleşmiş Milletler ev sahipliğinde adım atması gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ülkesinde ve bölgesinde sarf ettiği gayretlerin yanı sıra Türk Devletleri Teşkilatı aracılığı ile bu konuyu çözmek için hassas bir yol haritası izleyerek kazanım odaklı ilerlemelidir. Böylece kazanan Türk milleti, Türk dünyası ve insanlık olacaktır.