İmparatorluğun dağılması ve yeni dönemde var olma mücadelesinin etkisiyle içe kapanma süreci, Türkiye dışında bizimle bağı olanlarla irtibatın kopmasına da yol açtı. Bir ülkenin uluslararası alanda etki gücünü, nüfuzunu arttırmasına yardımcı olacak, tabii kamuoylarını oluşturma potansiyeline sahip, dünyanın dört bir yanına dağılmış kitleler unutuldu. Özellikle 2. Dünya Savaşı ve ardından kutuplaşan dünyada oluşan statüko bu durumu daha da pekiştirdi, “Türk”ü Türkiye içinde yaşayanlarla sınırlı hale getirdi. Oysa Türkiye Cumhuriyeti bir imparatorluğun mirasçısıydı, yalnız etnik anlamda değil kültürel olarak da kendi sınırları dışında yaşayan milyonlarca insan vardı. Ve bunlar, şu ya da bu şekilde kendilerini Osmanlı, dolayısıyla onun varisi olarak Türkiye’ye irtibatlı hissediyorlar, Türkiye’yi ana vatanları olarak görüyorlardı. Ne var ki bütün bu insanlar, artık unutulmuş Türkler haline gelmiş, Türkiye eğitim sistemi ve tarihçiliğinde göz ardı edilerek yokluğa mahkûm edilmişlerdir.

Bu unutulmuş “Türkler”den biri de Latin Amerika’da yaşayan ve bugün sayıları milyonlarla ifade edilen “El Turko”lardır.

El Turko kavramı ülkemizde ilk olarak, 1980’lerin sonunda, 1989’da, Carlos Menem’in Arjantin Cumhurbaşkanı seçilmesiyle duyulmuştu. Aslında Osmanlı uyruğundan Müslüman bir ailenin çocuğu olan Menem, 1989’da cumhurbaşkanı seçildiğinde Türkiye’de ayrı bir heyecan uyanmış, günlerce televizyon haberlerine, gazetelere malzeme olmuştu. Menem’e, El Turko lakabından dolayı kamuoyundakendisini tanımadan, kim olduğunu bilmeden büyükbir sempati meydana gelmişti.

Ne var ki bu ilgi, kısa süre sonra ortadan kayboldu. Konuyla ilgili çalışmalar yapılmadığından, derinliğine araştırılıp gündeme getirilmediğinden kamuoyunun ilgisi zayıfladı ve El Turko, Carlos Menem’e mahsus bir lakapmış gibi onunla birlikte unutulup gitti. Sanki birileri, kendi sınırlarımız dışına ilgimizi yöneltmemizi istemiyor, içimize kapanık kalmamızı istiyordu. Maalesef, bunda da uzun yıllar boyuna oldukça başarılı olunduğunu söylemek gerek.

Ancak birkaç gün önce elime geçen ve bir solukta okuduğum bir kitap, beni son derece heyecanlandırdı. Bir akademisyen olmanın yanı sıra bir belgesel yönetmeni de olan Dr. İsrafil Kuralay’ın “El Turko Günlükleri /Latin Amerika’da Osmanlı İzleri” adlı eseri idi bu kitap.

Öncelikle,yazarın El Turkoların izini sürmek ve onlar hakkında belgesel film çekmek için gittiği Latin Amerika’da geçirdiği bir aylık sürede tuttuğu günlüklerden oluşan eserin son derece yalın ve akıcı bir dile sahip olduğunu ifade etmek isterim. Kuralay’ın notları, günlük olarak tutulmuş olmanın canlılığını ve insan ruhuna değen ayrıntılarını da taşıyor. Aynı zamanda, başarılı tasvirleri ile okuyanı olayların geçtiği mekâna, görüştüğü insanların yanına götürüyor, sanki oradaymışçasına olayların akışına dâhil ediyor.

Kitabın önemli bir özelliği de Türk tarihçiliğinde yok hükmündeki El Turko gerçeğini, insan unsurunu merkeze alarak gözler önüne sermesi.  İnsana doğrudan dokunuyor, El Turko olgusunu sadece arşiv belgelerinin ışığında değil, yaşayan bir gerçek olarak gözler önüne seriyor.

Yazar, önsözde, 19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti’nin özellikle bugünkü Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün bölgelerinden Amerika kıtasına kitleler halinde göçler olduğunu, bu göçlerin tüm kıtaya yayıldığını belirleterek, günümüzde özellikle Güney Amerika kıtasında “El Turko” kimliğiyle anılan 30 milyon civarında insan olduğunun altını çiziyor. İlk gelen Osmanlıların torunları olan bu insanlardan Arjantin, Uruguay, Brezilya, Şili ve Meksika’da izlerini buldukları ile yüz yüze görüşmeler yaparak, El Turkoların kuşaktan kuşağa aktardıkları dramatik göç öykülerini, içinde yaşadıkları toplumlara kendilerini kabul ettirme ve statü elde etme mücadelelerini günlükler şeklinde anlattığını ifade ediyor.

Kitabın ilerleyen sayfalarında da oldukça ilginç gözlem ve bilgiler var. Merakı kitabı okumaya bırakmak için fazla söz etmek istemiyorum ama örneğin, Arjantin Göçmen Dairesi kayıtlarına göre 1920’ye kadar Osmanlı topraklarından gelen ve “Turcos Ottoman” diye kayıt düşülenlerin sayısı 103.732 kişiymiş. Bu o günler için oldukça büyük bir rakam ve sadece bir ülkeye bu kadar insanın gitmesi bile “niçin Osmanlı’dan Amerika’ya gidilmedi” şeklindeki sorunun anlamsızlığını ortaya koymaya yeter sanırım. Yine kitaptan, Osmanlı’nın Güney Amerika kıtasındaki ilk başkonsolosu olan Emin Arslan’ın hikâyesini de öğreniyoruz. Daha da önemlisi farklı din ve milliyete sahip olmalarına karşın bugün bile kendilerini Türk olarak tanımlayan ve bu duyguyu yaşayan insanların varlığından haberdar oluyoruz. Bu vesileyle bir kez daha Türkiye’nin kendi düşünce kalıplarımıza sığmayacak, kendi hayallerimizi aşan büyüklükte bir ülke olduğunun farkına varıyoruz.

Bu arada önemli bir başka nokta da -ki 19.yüzyıl sonu 20.yüzyıl başlarında artık Osmanlı’da bile etnik aidiyetlerin güçlü bir şekilde ön plana çıkmış durumdaydı- Latin Amerika kıtasına göç eden Osmanlı vatandaşlarının kökenlerine bakılmaksızın “El Turko” yani “Türk” olarak tanımlanmış olmalarıdır. Aynı şekilde bu insanlar da El Turko sıfatını reddetmeyip içselleştirmiş ve nesilden nesile yaşatmış olmaları da önemlidir.  Bu da Türk kimliğinin kültürel gücünü ortaya koyan önemli bir göstergedir. Ve Türk olmanın bu boyutu da hiç gözden kaçırılmayacak kadar önemlidir kanaatindeyim.