Savaş yakar, yıkar, kıyar!

Bundan yaklaşık 300 yıl önce Prut Savaşı’nda kahraman ordumuz Rusları yenmişti. Rusların barış isteğine Türk komutanı Baltacı Mehmet Paşa, olumlu cevap vererek anlaşma sağlanmıştı. Kan aynı kan, mizaç aynı mizaç, fıtrat aynı fıtrat… 300 ya da 500 sene önce öncesi veya sonrası fark etmez. Türkler aman dileyene kılıç çekmez! Prut Savaşı’nın şartlarını anlayabilmek için o dönemin şartlarını da dikkate almak zorundayız. Ecdadımız yiğit, gözüpek ve kahraman olduğu kadar da merhamet ve muhabbet sahibidir. Gerçekte her savaş bir yıkımdır bir kıyımdır. Mala da cana da zarar verir. O bakımdan mademki ordumuz bu savaşta galip gelmiştir ve dahi düşman aman dilemiştir geriye yapılacak tek iş kalıyor: Yapılan teklifi kabul ederek antlaşmaya varmaktır. Nitekim öyle de olmuştur. Zira biz Türkler, yıkımdan ve kıyımdan yana değil, her daim ihya ve inşadan yana olmuşuzdur. Kadim tarih buna şahittir!

            Tepemizdeki Savaş!

Başımızın hemen üzerinde zuhur eden Rusya-Ukrayna savaşı, fiilen yeni gibi görünmekle birlikte, aslında her daim mevcut olan gerçek bir tehdittir.

Çünkü, Rusların istilacı, işgalci ve yayılmacı siyasetleri pek yeni bir durum değildir. Tarihin çok eski devirlerinden beri Rus yayılmacılığı meşhur ve maruftur. Şimdilerde bu alışkanlık tekraren nüksetmiştir. Rusların ülkemiz üzerinden sıcak denizlere inme ihtirası da bilinen bir gerçektir. Nitekim Suriye’deki Rus varlığı bunun en açık göstergesidir. Bu tehdide karşı bizim alabileceğimiz kimi önlemler elbette vardır. Çok ayrıntıya girmeksizin bu önlemleri şu şekilde sırlayabiliriz:

            Türkiye, her şeyden önce tüm tehditlere karşı kendi içinde tefrikayı yok ederek gerçek anlamda milli birlik ve bütünlüğü sağlamak zorundadır. Çünkü, bu hassas coğrafyada birlik olmadan dirlik içinde yaşama şansımız yoktur.

            Türkiye, iç ve dış tehditlere karşı caydırıcı ve gerektiğinde saldırıcı olmak üzere, her alandaki savunma gücünü en üst düzeyde tutmak zorundadır. Hava, kara, deniz ve teknolojik güçlerini kendi kurgusuyla oluşturmak ve her an zinde tutması şarttır.

            Öte yandan bölgesel ve küresel ölçekte barışçıl ve savunmacı amaçlarla kurulan, gerektiğinde saldırı kabiliyeti de mevcut olan Türk Birliği, İslam Birliği, Bölgesel Birlikler ve BM vb. yapıların içinde de aktif olarak yer almalıdır.


 

Savaşın Bedeli!

Her savaşın mutlak bedelleri vardır. Kuzeyimizdeki bu savaşın bedelini de önce savaşan taraflar, sonra komşular ve sonra da tüm insanlık ödeyecektir. Türkiye, bence bu savaşta doğru bir strateji ile doğrudan bir taraf tutmak yerine, işgal ve savaş düşüncesine karşı çıkarak barışçıl bir yönelimde olduğunu ispatlamıştır. Bu noktada Türkiye’nin yaptırımlar uygulamak gibi caydırıcı önlemler almak yerine, doğrudan savaşı sonlandırıcı diplomatik adımlar atması ve bu uğurda çok önemli gayretler sarf etmesi, bölgesel ve küresel barış ve huzur açısından son derece önemli bir misyondur. Nitekim ülkemizin arabuluculuk konusundaki kararlı tutumu, Türkiye’nin değerini ve önemini arttırmıştır. 

Kimler Savaşıyor?

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, bizce buzdağının sadece görünen yüzü. Bu savaş, gerçekte Rusya-Çin Bloku ile Amerika ve AB’nin örtülü mücadelesidir. Rusya’yı bu denli tedirgin eden ve saldırgan kılan gerçek endişe, Ukrayna’nın Batı Bloku’na yakınlaşması neticesinde Rusya’nın, AB ve ABD’nin nefeslerini ensesinde hissetmesidir. Düşünün bir kere, Ukrayna AB’ye kabul edilirse, Rusya doğrudan AB ve dolaylı olarak da ABD ile komşu olacaktır. Bu tasarım, Rusya açısından kabul edilebilir olmadığı için Putin, Rusya’daki yönetim erkinin desteğini alarak Ukrayna’ya saldırmıştır. Bu saldırının ilk ayak sesleri aslında Kırım’da duyulmuştu. AB, ABD ve modern dünya asıl o zaman tepki vermeliydi. Putin, gerçekte bu savaşı uzun süre götüremeyeceğini biliyor olmalıdır. Ne var ki Ruslar da olduğu gibi Putin’de de eski Sovyet ülkeleri üzerinde doğal patronluk duygusu ve iddiası mevcut görünüyor. Putin’in hedefleri ne olursa olsun, dünya artık eski dünya değildir. Nitekim, Zelenskiy, sanılandan daha fazla direnç göstermiştir.

Türkiye’nin Tarzı

Türkiye, bu süreçteki uzlaştırıcı rolünü sağlıklı ve başarılı bir şekilde sürdürüp savaşın sonlandırılmasına katkı sunabilirse -şu an öyle görünmekte- işte o zaman kendi açısından son derece kârlı çıkabilir. Bu bağlamda Türkiye, savaşanların herhangi birisinin safında yer almaksızın ara bulucu rolünü devam ettirmelidir. Bir taraftan da savaş sonrası senaryolar üzerinde kurgular yaparak bölgesel güç rolünü pekiştirmelidir.

Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Rus halkının savaş karşıtı tavrı da gerçekten takdire şayandır. Demir Perde anlayışından kurtulup dünya ile bütünleşmek isteyen Rus halkı, savaşa karşı koymakla insancıl bir tutum sergilemiştir. Bu yıkıcı savaşta Türkiye’nin arabuluculuk rolü olumlu sonuç verirse, bu durum Rus halkı ile Türk halkı arasında tertemiz yeni bir sayfanın açılmasına da vesile olabilir. Bu durum ise, hem anlamsız tarihsel düşmanlıkları ortadan kaldırabilir hem de bölgesel ve küresel barışa olumlu katkılar sunabilir.

Ülkemizin Tarafı

Savaşın ne zaman ve ne şekilde sonuçlanacağını kestirmek zor olmakla birlikte bu savaşın en kısa sürede biteceğini öngörmek çok da kehanet sayılmaz. Zira, birçok yatırımla baş başa kalan Rusya’nın uğradığı kayıplar ve bir kısım Rus halkının savaş karşıtı tutumları, Rusya’yı savaşı bir an önce bitirmeye zorlamaktadır. Hakeza, Ukrayna da uzun vadeli direnç konusunda pek de hazırlıklı görünmüyor. Ukrayna, umudunu kendinden çok ABD ve AB’ye bağlamış görünüyor. Öyle anlaşılıyor ki bu çatışma kısa zamanda bir anlaşmayla sonuçlanacaktır. Ne var ki iki ülke, bölge ülkeleri ve küresel dengeler artık eskisinden daha farklı olacaktır. Yeni koşullar, dünyayı yukarıda ifade ettiğimiz üç bloka zorlayacaktır. Rusya-Çin yakınlaşması, istemsiz de olsa artık bir zorunluluk gibi görünmektedir. Bölge ülkeleri Rusya’ya karşı bundan sonra daha bir temkinli olacaktır. Ukrayna gibi eski Sovyet Bloku ülkelerinin çoğu AB eksenine doğru kayabilirler. AB kendi içinde ortak savunma gücünü artırma ihtiyacında olduğunu anlayacaktır. ABD ise bütün hesaplarını baştan yapmak durumunda kalacaktır. Böylesi bir tabloda Türkiye’nin yönü ve yerinin ne olacağı hepimiz açısından uzunca tartışmalara açık bir konu olacaktır. Bu kararı vermek ülkemiz açısından çok zor ve hayati olacağa benzemektedir. Nitekim Türkiye’nin jeopolitik konumu, son derece hassas bir coğrafyada bulunmaktadır. Hasılıkelam yeni denklemde nerede olacağımız konusunu, hep birlikte uzunca düşünmek, tartışmak, ölçüp biçmek ve doğru bir yörüngeye oturtmak zorundayız. Türkiye’nin mevcut şartlar çerçevesinde tarihsel misyonuyla uyumlu olarak ve kimseyle çatışmaya girmeksizin Türk Dünyası ve İslam Âlemi ekseninde kendi yörüngesini oluşturması en gerçekçi çözüm olarak önümüzde durmaktadır.