Rahmet ayı geldi gelecek derken ömür gibi bitişine şahit oluyoruz. Kurtuluş günlerinin içindeyiz. Kurtuluş savaşı ile eşleştirirsek sanırım daha iyi anlaşılır. Bu günler insanlığımızı hatırlamaya, hayatımıza anlam katmaya vesile olmalıdır. Zira Kuran-ı Kerim Allah Resulü gibi ahlaki özelliklere sahip olanlara hidayet kaynağı olacaktır.

Alemlere rahmet olarak vahyin sayfalarında yer alan Allah Resulü erdemlerle donanmış muhteşem bir şahsiyet sahibiydi. Herkesin derdini dert edinen, kafasında hayata ve ölüme dair sorusu olandı. İçinde bulunduğu toplumda hâkim kanaatin kesinlikle yanlış olduğunun farkında olan, lâkin doğrunun ne olduğunu bilemeyendi.

Dosdoğru olan, yaratılanların gayesi olduğunu düşünen, yalnızlığı tercih edip tenhalara çekilen, içinden gelen sesi dinleyendi. İbrahim’i geleneğe sahip Mekke’de, özellikle Ramazan ayında, yaşı kemâle ermiş kimseler dağlardaki mağaralara çekilirlerdi. ‘Kıyam, rükû ve secde’ gibi hareketlerle arınma ve iyileşme talebinde bulunurlardı. Bu toplumun yadırgamadığı durumdu.
Muhammed b. Abdullah için otuz beş yaşından sonra özel bir dönem başlamıştı. Çocukluğundan beri gittiği farklı yerlerde gördüğü, dinlediği yanlışlar ve saçmalıklar O’nu hep düşündürmüştü. İçinde yaşadığı toplumun inanç ve yaşantı tarzı, insanlarının yaşadıkları birçok probleme çözüm yolu bulamıyordu. Hayatı ve yanlışları sorgulaması Yaratıcıdan özel ikrama kavuşmasına sebep olmuştu.

Aklını yitirdiğini ya da toplumda itibar sahibi kâhinler gibi olacağı düşüncesiyle korkulu anlar geçirdi. Allah’ın vahyi ile muhatap olduğunda sevgili eşi tarafında desteklenendi. Hatice annemiz eşinin ne kâhin olduğunu, ne de aklını yitirdiğini şu şekilde dile getirmişti;

“Hakkında kötü şeyler düşünme, sevin! Yemin ederim ki, Allah seni hiç bir zaman utandırmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın, sözün doğrusunu söylersin, işini görmekten aciz olanlara yardıma koşarsın, yoksullara destek olur, onlara yardım edersin.” 

Kendisinin bir kitapla destekleneceğini asla ummayan Muhammed a.s. önceki hayatında iman nedir kitap nedir bilmiyordu. Kitap ve iman bilmediği halde sevgili eşinin ifadesiyle; bütün insanî özelliklerini üzerinde barındıran, fıtratı üzere yaşayan bir beşer ile karşı karşıya kaldığımız bir gerçekti. Hak Teâlâ’nın kendi isimleri olan Rauf ve Rahîm sıfatı ile zikrettiği Hz. Muhammed (a.s.) insanların arasında yaşadı.

Vahiyle şereflenmeden önceki kırk yıllık zaman diliminde hayatına en yakından şahitlik eden sevgili eşinin ifadeleri, Nahl suresi 90. ayetiyle bire bir uyuşan örnek ahlâkı, öncelikle bizim hidayete lâyık olmamızladır.

Günde beş defa Allah’a itaat etmek ve yakın olmak gayreti ile kıldığımız namazımızda “Ya Rab! Bize doğru yolu göster!”  duamıza, hemen arkasından gelen ilk ayetler cevap niteliğindedir. “Elif, Lâm, Mim. Kitap budur; içinde şüpheye yer yoktur. Kendini koruyanlar ve sakınanlar için rehberdir.” (Bakara: 2/1-2)

Hayatını imanına şahit tutarak aramızdan ayrılan Hz. Muhammed a. s. 120.000 ashabının bulunduğu veda haccında görevini lâyıkıyla yapıp yapmadığını arkadaşlarına üç sefer sormuş ve aldığı cevap karşılığında “şahit ol ya Rab” diyerek fani dünyadan ayrılmıştır.

Yıllar geçmesine, aleyhinde o kadar konuşulmasına, yazılmasına, karalamalar yapılmasına rağmen hâlâ gündemde yerini bulmuş, herkesin gözdesi olarak kalabilmiştir.
Peki; Ramazan sonu yaklaşırken bırakın 120.000 kişiyi 120 kişiyi karşımıza alıp “görevimi layıkıyla yaptım mı” diye sorabilecek miyiz?

Kuran ahlakıyla ahlaklanmamıza şahitler bulabilecek miyiz?

Ne dersiniz dostlar?