Ufukta güneşin kızıllıkları denizde eriyordu. Ayağıma dolanan sarı yaprak seli içinde çıtır çıtır yürüyordum. Saçımı başımı dağıtan denizden gelen iyotlu, ılık, lodos birazdan yağacak yağmurun habercisiydi. Benimse yanımda ne şemsiye vardı ne şapka. Bu beni hiç de endişelendirmiyordu. Aksine çok mutlu, huzurluydum. 

 Günlerdir ilk defa nefes aldığımı hissediyordum, çalışmaktan başımı kaşımaya vaktim olmamıştı. Yine de başımdaki başarı ağrılarına değmişti. Bu düşüncelerle yürürken kızıllıklar, sarılıklar, kahve tonları ile masmavilere karışan dünya; bana bunu başarabildiğim için kime teşekkür etmem gerektiğini fısıldıyordu. Birden bardaktan boşanan bir yağmur başladı. Baktım ki kaçacak yerim yok. Açtım kollarımı yağmura. Islandım, yıkandım, arındım, tazelendim.  

Seyyar bir fırsat avcısı vardı az ileride. Akşam pazarı, akşam pazarı diye, avlamaya çalışıyordu ıslak kader yoldaşlarını. Ne yapsın o da garip? Ekmek aslanın ağzında, bu sonbahar yağmurunda şemsiyeden başka ne satılır ki? Dizili renk renk şemsiyeler el arabasında. Aldım ondan bir şemsiye. Üzerinde ponponlar kahve pembe. Abla abla diye bağırdı arkamdan. Parasını vermeden kaçmak oluyor mu? “Ne!” dedim, vermedim mi? İnanamadım, o telaşeyle şemsiyeyi alıp açmış, sahil yolunda yürümeye devam etmiştim. Bu renk cümbüşüyle tuzlu oksijen sarhoşluğu, bir de başarmanın verdiği tatlı baş ağrısı, döndürmüştü başımı.   

Bakmayın öyle, fırsatçının ağına düşmüş kader yoldaşlarım! Yüzümün kızarıklığı; ne bu sonbahar akşamında çıkan lodostan, ne de sarı yapraklar arasında sahil boyu yürümekten. Maalesef bu kızarıklık, içimden de olsa fırsatçılıkla kınadığım satıcının gözünde hırsız durumuna düşmekten.

Ne diyeyim; sonbahar güneşinin ne hali olacak ki yüzümü kızartsın. Rabbinden insanı kendine getiren sarı şefkat tokadı olmasa!