Ölmüş bir şehrin arka sokaklarında, koşuyorum soluk soluğa.

Nefesimin sıcaklığı gecenin soğuğuna vurdukça, karanlık içimde demini aldıkça, bir silüet beliriyor camın buğusunda.

Yaklaştıkça tanıdıklaşıyor suret. Duruyorum.

Göz kenarlarındaki kaz ayaklarını bir yerlerden çıkaracak gibi oluyorum.

Dilinden dökülen lakırdıları, fikrinden saçılan acabaları, gönlünde yaşlanan yangınları gözümün ısırmasından tırsıyorum.

Derken fokurduyor, taşıyor çay.

Engin denizlere iniyor Ay;

ışıltısı gözümü alıyor, gönlüme doluyor, haneme doğuyor.

Anlıyorum ki dostum boy aynası, çoktan olmuş dev aynası.

Gide gide hep aynısı. Karşıma çıktı yine yanlış ben algısı.

Dönüp el uzatıyorum ona, “yaklaş” diyorum bana.

Onu tutamamaktan, elimden kaçırmaktan, ona baktıkça, onu yaradana kör olmaktan korkuyorum.

Elim, nefesim kesiliyor. Uzanamıyorum.

Yoruluyorum kovalamacadan. Kırılıyor dizlerim. Siliniyor aynadaki aksim. Paramparça bir benim.

Derken deviniyor âfak denizden göğe. Gülsuyu gibi eriyor enfüste. Yine yine dökülüyor gün, gökten denize. Dile geliyor bak ne söylüyor bize. Şems’ten bir dizi dize size:

Yüzü dost özü düşmandan usandım.

Dili mû’min kalbi şeytandan usandım.

Dostum herkesin kahrı çekilir amma

Ben davasız Müslümandan usandım.

Ne denir ki; bu söz üstüne?

Dinlerken günü, güneşi, Şemsi,  kameri;

kokusundan buğusundan, huyundan suyundan uyandım.

Her gölgede, gölde;

camda, cananda kendimden utanmaktan usandım.

Aldığım her kararda,

usuma vura vura yontulmaktan uslandım.

Uyandım, Utandım.

Usandım, Uslandım.