Modern insanın eninde sonunda yüzleşmek zorunda kaldığı bir durumdur anlam konusu. Gezmek, gülmek, çılgıncasına eğlenmek, televizyonda zaping yapmak, sosyal medyada gezinmek gibi artık gününün olmazsa olmazlarından olan bu davranışlara ne kadar dalarsa dalsın elbet bir gün başını o telefon/televizyon ekranından kaldıracak, durup bir an düşünecek, yaptıklarına anlam veremeyecek ve “nereye bu gidiş?” diyecek.Eğer o an içine hücum eden anlamsızlık acısına katlanıp cesurca öz eleştiri yapabilirse hayatını anlamlandırabilmek adına en önemli adımı atmış olacaktır. Ancak bu can sıkıcı konuyu bastırmak adına sosyal medyadaki komik videolara dalmayı tercih ederse elindeki fırsatı kaçırmış olacaktır.

 Anlam ve bilinç acı, sıkıntı ve zahmetle başlar. Zira bu üç kavramla değişim ve anlamlandırma isteği uyanır. Bu kavramları hayattan kovup zevklere dalmayı telkin eden modern dünya ve özellikle sosyal medya, anlamsızlıktan beslenen obez düşmanlarımızdır. O obez düşmanlar, durup kendimizle baş başa kalmamızı, düşünmemizi, anlam için çabalamamızı istemezler. Tek başına kaldığımız anda elimize telefonu tutuşturarakkeşfetteki videolarla “zamanın içinde ölmemizi” sağlarlar. Merhum Necip Fazıl Kısakürek’in ifadesiyle “hayat süren leşler” olmamıza neden olurlar. Zira onlara düşünen insanlar değil; sorgulamaksızın tüketecek canavarlar lazımdır. Peki, bizi diriltecek olan şey nedir? Elbette anlamdır. Hayatı anlamlandırmak…

İnsan hayatına anlam kazandıramadığı takdirde hedef, çaba, sabır ve sebata da takat yetiremiyor. Çok çabuk sıkılıyor ve mücadele etmekten kaçıyor. Bu kaçışın sığınma yeri ise sanal dünya oluyor. İnsan anlık, hıza ve hazza dayalı bir tüketim canavarı haline gelmiş sadece nefes alıp veren bir canlı haline geliyor. Bazen tüm çeldiricilere rağmen insan anlam arayışı zahmetine giriyor. Ve hayatını bu anlama göre dizayn etmek istiyor. Bu konuda belli bir yol da alıyor fakat çeldiricilerin ( sosyal medya, tüketim çılgınlığı vs) etkisiyle bazen boşa kürek çektiğini hissedebiliyor. O an ya vazgeçip akıntıya kendini bırakıp herkesleşecek ya da kendini bulmasını sağlayan anlama yapışacak ve bırakmayacak. İkinci şık gerçekten zordur. Zira somut olarak eline hiçbir ilerleme yoktur. Bütün emekleri boşa gitmiş gibi gelmektedir. İnsanları uyarmak için yaptığı tüm çabalar da ziyan olmuş gözükmektedir. Büyük bir değersizlik hissi yaşar.

 Anlamlandırma yolunda değersizlik hissi… Evet, tam da bunu yaşar. Çünkü modern dünya ona değerin takipçi sayısıyla ölçüldüğünü benimsetirken kötü hissettiren şeylerin de yanlış şeyler olduğunu zihnine yerleştirmiştir. “Takipçim az ve kendimi kötü hissediyorum o halde yanlış bir yoldayım” demesini sağlar modern dünya. Oysa birçoğunun kaybettiği o karar anında hissedilen menfi duyguların insan olmaktan kaynaklı şeyler olduğunu her insanın böyle şeyler yaşayabileceğini zira insan yaratılışının zaten zayıf olduğunu bilse ve önemli olanın yola çıkmak, yolda olmak ve yolda kalmak olduğunu idrak etse kendini yeniden motive edebilir.

 Evet, müstakim bir yola çıkmak o yolda olmak ve her daim o yolda kalmak meselesidir anlam meselesi. İnsan, fıtratı ve şartları gereği her daim o yolda aynı performansı gösteremez. Bazen koşar, bazen yavaşlar bazen oturup dinlenir bazen de uzanır. Ama en nihayetinde yoldan çıkmamak yolda kalmaktır bir ömür boyu önemli olan. İnsan birçok zaafla yaratılmıştır. Bu zaafların etkisiyle elbette bazen hatalar yapabiliriz ancak anlam yolunda kalabildiğimiz müddetçe her daim toparlanma ve yola devam etme imkânımız vardır. Yoldan çıktığımız ve hatta yolsuzluğu seçtiğimiz takdirde geri dönmek çok ama çok zordur. Tam da burada tövbe kavramına bir de bu açıdan bakmak gerekir bence. Ne yapmış olursak olalım. Allah’a karşı yaptığımız hatalardan yine Allah’a sığınarak af dilemektir tövbe. Yani yolda olduğunu hatırlamak yoldan çıksan bile yola geri dönüp yolda kalmakta sebat etmektir. Yola çıkalım, yolda olalım ve ne olursa olsun yolda kalalım.